Bazı sanat öğeleri gibi bazı yapıların da durdukları yerde sessiz ancak gürültülü manifestolar okuduklarını düşünüyorum dünyaya. Kullanıcıyı/seyirciyi kendilerine hayran bırakmanın da ötesinde bağlı kılmaktalar bu yolla. İmalı kelimelerini tekrar tekrar okuduğumuz bir cümle misali, her ayrıntısını, üzerindeki her ışık huzmesini, her rengini, her izini tekrar tekrar okuyarak gözden kaçırılmış tek bir anlam bırakmadan deneyimleme arzusunun getirdiği bir bağlılık…

Yakın zamanda beni kendine bağlayan yapılardan biri, Pinakothek der Moderne(1)…  içinde ve çevresinde geçirdiğim süreç boyu ondan uzaklaşmak istememem, hayranlıkla bağlanılmış bir platonik aşk nesnesi gibi hakkında her detayı bilmek istemem bir yana şimdi şu an ,ondan kilometrelerce uzak bir mesafedeyken dahi kendisiyle yaptığımız derinlikli sohbetin ayrıntılarını zihnimde döndürmekte ve yeniden yeniden şekillendirmekteyim. Pek çoklarının bir meslek hastalığı olarak tarifleyebileceği –başlar da benim de yaptığım gibi- bu ahval, bazı nesnelerin, bazı kelimelerden daha güçlü anlamlar yaratabileceğini görmüş olanların anlayabileceği bir ferahlama ve kavrama hali…

Münih’in  tarihi şehir merkezinden yavaş adımlarla Theresien Sokağına giriyor, uzun sokağın ortalarına doğru ilerlerken kent dokusuna meydan okuyan cephesi, renkli ve iddialı duruşu ile Brandhorst Müzesi (2) bienimle selamlaşıyorum öncelikle. Oldukça uzun, renkli ve ritmik cephesiyle beni  hipnotize ederek  Türken sokağında ilerletiyor. Brandhorst’un albenisinin bittiği noktada dar bir aralıktan bir sürpriz karşılıyor beni. Oldukça geniş korunaklı bir avlu/park ve bir cephesinde 1950’ler modernizminden çıkıp geldiğini belli olan konut yapıları bir diğer yanında ise bauhaus’a ayan beyan göz kırpan ancak ince gökyüzüne uzanan kolonları, geniş cam yüzeyleri ve brüt beton cephesiyle çağdaşımız yapılardan biri olduğunu da hissettiren Pinakothek der Moderne yer alıyor.  Her ne kadar avludaki katmanlı tarihsel dokunun fark edilir olduğu hissedilse de Pinakothek der Modern’in gelin sanat tarihi üzerine bir sohbet edelim diye bağıran üslubunun çevredeki tüm yapılardan rol çaldığını gizlemek haksızlık olur.

Pinakothek der Moderne’nin çekimine kapılmış girişe doğru ilerlerken, yapı cephesi diyagonal olarak geri çekilerek bir yandan bir giriş saçağı oluştururken diğer yandan müzeler konseptinin bir diğer binası olan klasik üsluptaki cephesi ve 18. yy sanatının önemli eserlerini içinde barındırmasının yanı sıra bölgenin en eski müzelerinden de biri olan Alte Pinakothek’e saygılı bir bağ kurmayı amaçlıyor. Bir modern sanat müzesine girmeden önce giriş saçağının altında kalakalıp, yapının ince uzun kolonlarının arasından başka bir yüzyılın sanatını seyrediyorum.  Pinakothek  der Moderne konuşuyor benimle, daha iyi daha güzel gibi sığ kavramlarımızı parçalıyor. Sanatın çoğalan, üst üste binen, dönüşen, anlatan farklı yollara sapan, hizaya geçmeyen, öndelik geridelik tanımayan ruhuna dair bir takım söylemler üretiyor.

Yapı kabuğunun anlatılarına doyamadan, sınırlı zamanımızı yapının içerisindeki öyküleri dinlemek üzere verimli kullanmak kaygısıyla içeri geçiyorum. Yapının fuayesi, kabuktaki iddialı 21.yy strüktürünün aksine sık, alçak ve ritmik kolonlarla sarılı merkezi bir forma sahip. Fuaye üç kat yüksekliğinde dairesel bir mekan ve tam ortasında tüm güneş ışığını mekana alan ışıklık yer alıyor.  Kullanıcıyı anında sarmalayan bu dairesel mekanın yine tam ortasında yer alan sarkaç biçimli enstalasyonla bakışmaya başladığınız an yeni bir sohbet başlıyor. Evrenin bizlere sunduğu ışık ile kendi yansımamızın harmanlanmasından ortaya çıkan sanat hakkında. Gerek fuayeye sızan parçalı ışık, gerek arkadları andıran üst kat hollerinden bizi seyretmekte olan kullanıcılar gerekse kendi yansımamın farklı formlarını ve gölgelerini seyrime izin veren enstalasyon, uzun uzun cümleler kurmakta.

Görece uzun fuaye sohbetinin ardından üç katlı yapının en üst katından sergileri gezmeye başlıyorum. Yapının her katı farklı dönem ve anlamlara sahip sergilerle donatılmış. En üst kat yakın dönem sanatçılarına ait geçici sergilere ev sahipliği yapmakta. Bir alt kat 20.yy’ın sanat üretimlerini barındıran kalıcı sergilere ait – Ernst Ludwig Kischner, Salvador Dali, Carl Lohse, Pablo Picasso, Max Ernst, Paul Klee, Joan Miro gibi sanatçıların eserleri yer almakta bu katta. Yapının fuaye olan zemin katından yarım kot aşağıda yer alan bodrum katı ise Bauhaus ve Archigram ekibinin ilk tasarımlarından oluşan bir mimarlık sergisi katı olarak düzenlenmiş. İşte tam bu noktada bu oldukça mekanik görülebilecek planlamanın yapı formuyla iç içe geçişi hatta zaman zaman yapının her katında farklılaşan yüzeylerin, ev sahipliği yaptığı eserlerin akımlarını eserlerden daha derinlikli bir biçimde anlatmasının yarattığı paradigma devreye giriyor. Yapının tek renk beyaz fuayesinden sonra ilk ve tek olarak renklerle temas ettiğimiz yer üst kat salonları, çarpıcı pastel renkler, keskin formlar beyaz tavan ve yer yer duvarlar, bir salondan diğerine geçerken adeta Malevich tablolarına benzeyen görüntüler vermekte. Sergi mekanının, sergilenen ürünle kurduğu bağa, dile ve hepsinden öte sanat fikrine ve yaklaşımına dair tartışmalar oluşmaya başlıyor hemen. Yapı sergilenen öğenin gerisinde kalan, ona nötr bir altlık oluşturan bir örtü mü olmalı sadece yoksa bir barınak olmanın ötesine geçerek renk ve form ile bir sanat üretimi haline gelebilir mi- gelmeli mi? İkinci seçenek barındırdığı sanat ögelerinin geri planda kalıp, önemsizleşmesine mi yol açar yoksa  kullanıcı/seyirci için akıma ilişkin dili deneyim yoluyla daha derinlikli kavramanın yolunu mu açar? Yapı bizimle bunu tartışıyor, net cevapları yok onun da belli ki? Doğrunun, katinin, kesin ve düz çizgilerin yitip esnekliğin, şeffaflığın ve sorgunun egemenliğindeki çağa uyum sağladığı belli. Bakın ne muhteşem ve kusursuzum demek yerine, buna ne dersin? Diye sormayı tercih ediyor.

  

Bir alt katta yer alan kalıcı sergi mekanına gelindiğinde ise, yeniden beyaz duvarlarla karşılaşıyoruz.  Eski olana fazladan bahşedilmiş bir saygı olduğunu sanıyorum önce bunun, biraz bozuluyorum yapıya doğrusu. Ancak kısa süre sonra anlatmaya başlıyor kendini yeniden. Sadece kolay üretilir bir makine olarak görüldüğü, kusursuz – kusursuzluğu sadece işlevinden gelen- bir kutu olarak görüldüğü zamanlardaki formuna yaklaşmak istediğinden, ancak tam da bu dönemde üretilen sanatın nasıl da yıkıcı ve özgün olduğundan bahsediyor bana. Yargılarımı cebimin ücra bir köşesine saklayarak bir alt kata doğru ilerliyorum, geniş merdivenlerden.

(b)

Yine çoğunluğu beyaz bir mekandayım, ancak bu sefer zeminler koyulaşmış, bir uzay boşluğu oluşturur gibi tüm tasarım öğeleri için. Yapının varlığını ve tasarıma dair kaygılarını neredeyse hiç  hissetmediğim, yerini diğer meslektaşlarına bırakan bir mütevazilikte her şey. Duvarlar yitip yerini başka tasarımlara bırakmış, sanki tüm kat mimarların tasarım oyunlarına sunulmuş ve her duvar her bir milimetre kare başka bir mimar tarafından tasarlanmış gibi.

  

Ve sona geldiğimde, her biri birbirinden ayrı ancak her biri birbirine bağlı, üretime, sanata, yeniliğe, eskiye, yol almaya dair pek çok tartışma, soru ve çıkarımla dolu zihnim için teşekkür etmek istiyorum yapıya. Formuyla tartışan bir yapıya nasıl teşekkür edilmeli bilmiyorum ama belki de tasarlayarak etmelidir teşekkürü. İşte sanırım şimdi mesleki deformasyon devreye giriyor. Tasarlanmış olanın öğreticiliğine bırakıyorum kendimi yine, öğrendiklerimi dönüştürmek ve çeşitlendirmek, sonra onları başka bir somutluğa çevirmek isteği var içimde. Sonra o somutluğu deneyimleyen başkalarının bana vereceği yeni somut cevaplara hayranlıkla bakma isteği…

PINAR BAYRAKTAR

mart 2020